Siz hiç derisi yere damlayan insan gördünüz mü?

Paylaş:

 

Ankara Tabip Odası İnsan Hakları Komisyonu

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi tam 72 yıl önce kabul edildi. 10 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan BM Genel Kurulunda kabul ve ilan edilen Evrensel Bildirge’yi Türkiye; 27 Mayıs 1949 tarihli Resmi Gazetede yayınlayarak yürürlüğe koydu.

Barış, adalet, özgürlük, eşitlik, insan onuru ve bütün bunların güvencesini temel alan  bu bildirge; ideal insan hakları ve demokrasi mücadelesi oluşturma yolunda uluslararası bir rehber olmakla birlikte gelinen noktada hak ihlallerinin en büyük sebepleri olan savaşları önlemede, mülteci sorunlarında, yoksulluk ve adaletsizlikle mücadelede, her türlü ayrımcılığı engellemede, ekolojik ve kültürel mirasın korunmasında yetersiz ve etkisiz kalmaktadır.

Devletlerin demokrasi, insan hakları, adalet, hak ve özgürlükleri askıya almaları sonucu dünyanın her yerinde halklar taleplerini yükselttikçe şiddet ve insan hakları ihlalleri sistematik hale getirilmektedir.

10 Aralık İnsan Hakları Günü nedeniyle Ankara Tabip Odası İnsan Hakları Komisyonu tarafından hazırlanarak Hekim Postasında yayınlanmış olan yazıyı kısaltarak yeniden sunuyoruz.

Siz hiç derisi yere damlayan insan gördünüz mü?

 Bu cümle; adı “hayata dönüş” olarak konan operasyonda yaralanan bir mahkumun bir     cümlesi... Günlük hayatta birbirimizle konuşurken böyle cümlelerle kurmuyor, kuramıyoruz.

Devlet ve onun kolluk güçlerinin, yine devletin ve onun kolluk güçlerinin denetiminde olan yerlere güç gösterisi ve gözdağı verme amaçlı müdahalesi sonucu, hayata döndürmek adına yaptığını iddia ettiği ama maalesef hayata dönememek olarak tezahür eden bir operasyon…

19-22 Aralık 2000’de yapılan ve F tipi cezaevlerine karşı 20 Ekim’den beri sürdürülen ölüm oruçlarını sona erdirmek amacıyla 20 cezaevine birden yapılan bir operasyondu “hayata dönüş”… “Hayata dönmek” gibi bir tanımlama; hücrelerde tecride uğramamak adına veya en insani koşullarda cezaevi yaşamlarını sürdürme adına yapılan, onaylansın ya da onaylanmasın, bu mücadeleyi kendi bedeni üzerinde sürdüren ve ölmeyi göze alan insanların devlet eliyle ölüme yollanması sürecinde çok ironik kalıyor.
Operasyonda 2’si asker 30’u tutuklu ve hükümlü 32 kişi ölürken yüzlerce kişi sakat kaldı.
Dönemin cezaevlerinden sorumlu genel müdürü Ali Suat Ertosun “özellikle ve önemle belirtmek gerekir ki hayata dönüş operasyonu cezaevleri sorununun had safhaya ulaştığı dönemde, bakanlar kurulu ve milli güvenlik kurulu tarafından değerlendirilerek irdelenmiş olup alınan kararlar doğrultusunda uygulamaya konulmuştur. Dönemin müdürü olarak tek başına karar veremeyeceğimin bilinmesini istiyorum.” diyerek operasyonun daha önceden planlanmış olduğunu en açık bir şekilde ifade etti.

Bayrampaşa Cezaevinden bir kadın mahkumun ifadesi: “Hiç kimsenin olmak istemeyeceği bir yerdeydim. Bayrampaşa Cezaevi Hastanesinde tedavi görüyordum. Baskın sırasında bizleri yataklara kelepçelediler. Ayaklarımızdan da zincirlediler. Operasyon bitene kadar kelepçeler ve zincirler açılmadı, hiçbir ihtiyacımız giderilmedi, hastaların ilaçları verilmedi. Bomba ve silah tarama seslerini net olarak duyuyorduk. Saat 20.00-21.00’den sonra yaralı, yakılmış arkadaşlarımızı getirdiler. Hastanede hemşire ve doktor yoktu. Arkadaşlarımızın üstlerini çıkardığımızda birçoğunun sırtının, bacağının, omzunun yanık olduğunu gördük. Kıyafetleri yakmayan ama vücudu kavuran kimyasal maddeler kullanılmıştı. Arkadaşlarımızın saçları tutam tutam elimizde kalıyordu.”…

Bir başka kadın mahkumun ifadesi “19 Aralık denince aklıma gelen ilk sahne bizi diri diri yakmalarının ardından havalandırmaya çıktığımızda ortaya çıkan sahnedir. O da koğuşumuzun pencerelerinden yangın dışarıya doğru alevlenirken tazyikli suyun yangına değil bizim üzerimize sıkılmasıdır. O an altı kadının yaşama ihtimali yönündeki umutlarımızın hemen hemen tümüyle bitmeye başladığı andır. Pencerede yükselen alevler ve duvarın dibinde korunmaya çalışan yaralı kadınların üzerine sıkılan tazyikli su…Fotoğraflanmamış bir belgedir. Faşizmin belgesi...Vahşetin… Yaşatmanın değil öldürmenin belgesi…”

 

Medyada o dönemde koğuşlardan dışarıya ateş edildiğine dair çok sayıda haber çıktı. O dönem Ümraniye Cezaevinde tutuklu bulunan bir kadın mahkumun söyledikleri: “Cezaevinden çıkarken tek gördüğüm bize doğrultulmuş yüzlerce silahtı. O kadar çok gaz ve sinir bombası atılmıştı ki, dışarıya çıkarıldığımızda bile üzerimize sinen kokulardan baygınlık geçirenler oldu.”...

Bayrampaşa Cezaevinde yatan kardeşi Fırat Kavuk’u görmeye giden Sema Kavuk: “Kardeşimin Edirne F tipinde olduğu belirtiliyordu. Daha sonra hastanelere gidip aradım. Sonra da Adli Tıp’a gittim. Morga indim. Gördüğüm manzara karşısında günlerce kendime gelemedim. Cesetlerin yatırıldığı yerde iki ceset bir yerdeydi. Yanmış vaziyette, renkleri kömür şeklindeydi. Bir kişinin daha yanına gittim, yüzü belliydi. Ama deşilmiş gibiydi. Daha sonra diğer cesetin yanına gittim, onun da göğsünden aşağısı yoktu. Kolları aşağıya düşmüş, kollarından etler sarkık bir erkek cesedi gördüm.”
 

Operasyonda yer alan bir jandarma çavuşun anlattıkları: “Ankara Jandarma Komando Asayiş Komutanlığı (JKÖAK) birliğinden gönderilen ve tam olarak nereden geldiğini bilmediğim başka personel içeri girerek silahlarla müdahale ettiler. Tutuklu ve hükümlüler, kendilerini koğuşlara kilitleyerek karşı koydular. Cezaevi duvarları ve tavan betonları delinerek koğuşlara mahiyetini bilmediğim ve envanterimizde bulunmayan değişik gaz bombaları ile müdahale ettiler. Uzun süredir teşkilat içinde bulunmama rağmen daha önce görmediğim özel otomatik tabancalar ile müdahale yapıldı. Koridorda beklediğim sırada kadın tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu, koğuşta kapılara vuruldu, teslim olmak istediklerini, dışarıya çıkmak istediklerini söyleyerek kapıları açmamızı istediler. Emir aldığımız için müdahale edemedik. Kısa süre sonra koğuş yandı, oradaki itfaiye ekipleri de yangına müdahale etmedi. Koğuşlara girdiğimizde, kadınların kömürleşmiş derecede yandıklarını gördüm. Bu derecede yanmaya bir anlam veremedim. Çünkü koğuşta sadece yatak ve yorgan vardı ve yananlar yataklardan uzaktaydı. Operasyondan yıllar sonra karşılaştığım JKÖAK’ta görev yapan bazı rütbeli arkadaşlar, koğuşta yangın çıktıktan sonra yardım isteyen mahkumlara “sizi kurtaracağız, yaş battaniye atıyoruz, bunlara sarılın ve kendinizi koruyun” dediklerini ama battaniyelere yanıcı madde dökülmüş olduğunu, bu şekilde yanmayı hızlandırdıklarını söylediler.”

Kadın mahkumlardan birisi: “Bir yandan üzerimize ateş açılırken delinen tavandan sürekli gaz bombası atıldı, ayrıca siyah renkte bir gaz atıldı, saçlarımız ve derilerimiz koptu, sonra da yangın çıktı.”
 

Bayrampaşa Cezaevindeki operasyonda kullanılan gazların nitelikleri hakkında Jandarma Genel komutanlığı tarafından Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilen yazıda; envanterlerinde kimyasal silah bulunmadığı, operasyonun yapıldığı tarihte de sadece toplumsal olaylar ve cezaevleri olaylarında müdahalede kullanılan göz yaşartıcı gaz ve gözyaşı ve hapşırma etkili biber gazı kullanıldığı belirtilmektedir.
 

Hazırlanan Adli Tıp raporunda ise müdahalede kullanılan bombaların “hapşırtıcı değil öldürücü” olduğu vurgulanmıştır. 4 kişilik bilirkişi heyeti 22 Aralık 2000-19 Ocak 2001 tarihleri arasında cezaevinde yaptıkları inceleme sonunda kullanılan gazlarla ilgili olarak şu tespitlerde bulunmuştur: “30 metreküplük bir kapalı alanda 20 gram CS maddesi kullanıldığında, öldürücü dozaj süresi 38.1 dakikadır. C1 koğuşunda bulunan gaz bombalarında 35 gram gaz bombası bulunmuştur. Sadece bu koğuşta 45 adet gaz bombası kullanılmıştır. C1 koğuşunda öldürücü dozun çok üzerinde gaz etkisi açığa çıkmıştır. Koğuşta bulunan gaz bombalarının üzerinde ‘bombayı insan ya da yanabilecek malzeme olmayan sahaya fırlat’ yazmaktadır.”
 

Yakılarak öldürülen mahkumların elbiselerinin sağlam kalırken derilerinin yanarak dökülmüş olması “kimyasal silahlarla müdahale edilmiş olduğu”  savını desteklemektedir. Operasyonda C-11 koğuşunda hükümlü olan Türker Kazak: “Çatılar delinerek sarı bir toz atıp üzerlerine su sıkıldı, ikisi birleşince insanlar lime lime yandı, arkadaşlarımız tanınmayacak hale geldiler, derilerin yandığı halde kıyafetleri yanmamıştı.”…

19 Aralık 2009 tarihli Radikal Gazetesi haberi: “Operasyonlarda ölenlerde yapılan otopsilerde herhangi bir mermi çekirdeği çıkmamıştır. Ayrıca 3 mahkumun otopsi raporlarında vücutlarının çeşitli bölgelerindeki mermi giriş ve çıkış yaralarının ölümden önce ya da sonra genişletildiğinin anlaşılmış olup bu durum üç kişinin hangi silahtan çıkan kurşunla hayatını kaybettiğini saptamayı imkansız hale getirmiştir. Bilirkişinin 19 Aralık 2001 tarihinde olay yerinden elde edilen örneklerin fiziksel ve kimyasal analizleri sonucu hazırladığı raporlarda koğuşlarda çok sayıda ateşli silah mermisi giriş-çıkışı saptandığı ve hükümlülere idarenin bulunduğu bölümden ateş edildiği tespit edilmiştir.
Raporlarda ayrıca C-1 koğuşunda kalan 6 kadın tutuklunun yanarak ölmesinin ise niteliği belli olmayan bir gazın kullanımı ile olduğu yer almıştır.”…
2 Aralık 2011 Milliyet Gazetesi haberi: 2001 tarihli bilirkişi raporuna göre:

 

-Tüm mermi çekirdeklerinden, atışların idari kısım tarafından maltanın sonu olan 19. koğuş yönüne doğru yapılmış olduğu, ters yöne doğru herhangi bir atışın yapılmadığı tespit edilmiştir.
-Ateşli silah sonucu ölen hiçbir mahkuma yakın mesafeden ateş edilmemiştir. Atışlar en az 100 m’den yapılmıştır.

 

Otopsi raporlarında ölen 2 mahkum için şu ifadeler kullanıldı.
Fırat Kavuk (29): Vücudunun yüzde 90’ında karbonizasyon derecesinde yanık bulunan cesedin, yanmadan değil, ateşli silah yaralanmasından ve bundan kaynaklanan omur kırığından dolayı öldüğü anlaşılmıştır.
Mustafa Yılmaz (33): Göbek deliğinde 4 cm mesafede “S” şeklinde kesik saptandığı, 4 ateşli silah yaralanması olup altından yapılan atışın öldürücü olduğu, yaraların bıçakla genişletildiği, ölümün iç kanamadan olduğu anlaşılmıştır.

 

AİHM Bayrampaşa Cezaevinde yaşamını yitiren 12 kişiden 11’inin yakınları ve 22 mağdurun başvurusunu Türkiye’deki iç hukuk yollarının tükenmesini beklemeden kabul etti. AİHM Bayrampaşa Cezaevindeki operasyonla ilgili davayı inceleyerek Türkiye’ye gönderdiği sorular şunlar:

Bayrampaşa Cezaevindeki operasyonda yaşam hakkı ihlal edildi mi?
Yaşam için risk taşıyan bir güç kullanmak kesinlikle gerekli miydi?
Şiddet kullanmak zorunluysa gerekli koruma sağlandı mı?
Operasyonda ve başka cezaevlerinde sevk sırasında işkence yapıldı mı?
İç yetkililer tarafından yönetilen soruşturmalar “yaşam hakkı” gereklerine göre yerine getirildi mi?
Tutuklular, şikayetlerini yazabilecekleri etkili bir iç başvuru hakkına sahip oldular mı?
Tutuklulara açılan ceza davasının süresi “akla uygun süre içinde yargılama” koşuluna uydu mu?
Bayrampaşa Cezaevi’ne yapılan ve 12 insanın öldüğü, 55 kişinin yaralandığı hayata dönüş operasyonuna katılan jandarmaların yargılandığı, dava 7 yıl sonunda zamanaşımından düştü.
Mahkum avukatlarından biri “O koşullar altında müvekkilime küfür, öldürücü, boğucu gazlarla saldırmak, copla sopayla vurmak eylemlerinin yapılmış olması hukuk düzeninde işkence ve zalimane davranış olarak nitelendirilmektedir. İşkence ve zalimane davranış suçlarında, insanlığın ortak değerlerine karşı işlenen suçlar olması nedeniyle zamanaşımının işlemeyeceği bilinmektedir” demiştir.

 

Hayata Dönüş” acaba belleklerde zamanaşımına uğrayacak mıdır?